Bilim Felsefe İlişkisi / Ahmet Sinan ÇETİN

Felsefenin insanlık tarihi kadar eski olduğu su götürmez bir gerçektir.

Oryantalistlere göre 2600 yıllık bir geçmişe sahip olduğu düşünülse de metodolojisini oturtmuş Doğu toplumlarında da felsefî kabul edilebilecek faaliyetlerin olduğunu savunanların sayısı pek fazladır. Din ile bağdaşmadığı düşünülmesine rağmen onsuz yapamayan yani dinden beslenen, bilim ile ortak yanları bulunmasına rağmen belli konularda taban tabana zıtlık barındıran, hayret verici bir alandır felsefe. İtalya temelli ortaya çıkıp kısa sürede bütün Avrupa’yı etkisi altına alan Rönesans’a kadar bilim, felsefe için dinden daha büyük bir karşıtlık barındırır. Peki nedir tam olarak felsefe ile bilimin ilişkisi? Yahut bazı filozoflara göre bilimsel yöntemin kendi içindeki felsefî çelişkisi nasıl göze çarpar?


Felsefenin Antik Yunan’da ortaya çıkışından önce, birçok doğu medeniyetinin düşünceye olan katkısını görebiliriz. İranlı Zerdüşt’ün düalist anlayışı, Sümerler’in yazının mucidi olması, Hint düşünüşündeki sezgicilik mantığı ve Çinlilerin Taoculuk geleneği düşünce mirasımıza altın harflerle düşülmüş notlardan bazılarıdır. Yunan kültürünün gelişime açık, demokratik ve merak dolu yaşantısıyla felsefe somut varlığını hissettirmiş ve tarih boyunca çeşitli dönüşümlerden etkilenmiştir. Buna örnek olarak Hristiyan felsefesinin patristik ve özellikle skolastik dönemleri, Aristoteles’in eserlerinin Arapçaya çevirisiyle nirvanaya ulaşan İslam felsefesi ve bilhassa Rönesans, Reform, Coğrafi Keşifler, Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gibi Avrupa merkezli büyük kitle dönüşüm hareketleri sıralanabilir. Felsefenin bilinen seyri kaba ve kısaca bu şekildedir.


Eğer aynı mantıkla bilim ele alınacak olursa tarihi gelişimi için şunlar söylenebilir. Öncelikle Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerine rastlayan bir bilgi toplama aşamasından söz edilmelidir. Ardından Antik Yunanlıların evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerini kurduğu aşama gelir. Aslında sözü edilen bu basamak felsefenin ortaya çıkışından başka bir şey değildir. Sürecin devamında Ortaçağ’ın Yunan felsefesi ile dinsel dogmaları bağdaştırma çabası karşısında İslam ve genel anlamda Doğu dünyasındaki bilimsel çalışmaların parlak başarılarını kapsayan aşamayı görürüz. Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşamasıyla bilimin kronolojik döngüsünün nihayete erdiğini söylemek mümkündür.


Bilim ve felsefe için her ikisinin de ortak hedefi bilgiye ulaşmaktır dersek hata etmiş olmayız. Phileo (Peşinden koşmak, aramak, sevmek) ve Sophia (bilgi, bilgelik) kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşan felsefe, haddizatında bilginin ve bilgeliğin peşinde koşma işidir. Deyim yerindeyse evrenin sırlarına vakıf olma uğraşıdır. Aynı tanımı bilim için yapabileceğimiz göz önünde bulundurulursa felsefe ile bilimin ortak hedefe ulaşmak adına farklı yöntemler benimseyen alanlar olduğunu anlayabiliriz. Hakikati elde etmenin her iki disiplin için de nihai varış noktası olduğu bilinciyle yöntemsel farklılığa göz atalım. Bilim kendisine rehber olarak olgusal bir yaklaşım benimser. Pozitivist bakış açısı, varlığı incelerken deneye konu olabilme niteliğini baz alır. Felsefede deney yapma olanağı yoktur ve bilhassa ilk çağ düşünürlerine göre deney ile sabit bilginin doğruluk değeri hiçbir zaman kesinlik barındırmaz.


Örneğin su 100 derecede kaynar iddiasında bulunan birine sorulabilecek ilk soru dünya üzerindeki bütün sular üzerinde bu denemeyi yapıp yapmadığıdır. İddia genelleyici ise uygulama da geneli kapsamak durumundadır. Bilim olgucu mantığı benimsediği için aşkınsal değerlerle ortak paydada buluşmaz. Örneklem oluşturmak gerekirse öldükten sonra yaşam bilim için deneye tabi değildir ve dolayısıyla mümkün olamaz. Birçok din felsefecisine göre bilimin en büyük açığı, kendi içindeki kara deliği budur. Eğer bilim tüm sular üzerinde deneme yapmadan, yalnızca bir grup örneklem üzerinden kaynama noktası belirleyebiliyorsa, mevcut varlıklardan yola çıkarak ölümden sonra tekrar dirilmeye de inanılabilir aynı bakış açısı gereği.


En meşhur bilim filozoflarından biri olan Karl Popper bu meseleye son derece özgün bir tarz ile yaklaşır. Deneyci (Empirik) bilimlerdeki teorilerin asla ispatlanamayacağını, bununla beraber yanlışlanabileceğini ifade ederken pozitivizmin kanayan yarasına parmak basar aslında. Yani gelişim için önüne set kurulmaması gereken bilim, aynı zamanda içsel bir zıtlığı da bünyesinde barındırmaktadır. Görünen odur ki her zaman bu ikici zıtlık devam edecektir.