Dışarıdan Bakınca

Nobel Barış Ödülü sahibi (1952) yazar Albert Schweitzer, benliğimize başka bir pencereden

bakabilmek için Mars gezegenine giden bir bilginin duyduklarını bize anlatır. İnsan türüne dair yeni

bir bakış açısı kazanacağımız hikâye şu şekildedir:


Gezgin olarak yeryüzünden uzay yolculuğuna çıkan bilgin, Merih’te inerek caddelerde

dolaşmakta iken bir fakültede verilecek olan bir konferans ilanı görür. İlanda belirtildiğine göre, Merih bilginlerinden birisi, yeryüzüne yaptıkları son sefer ve Dünya canlıları hakkında konuşacaktır.

Dünya’dan gelen bu bilgin de konferansa katılır. Merih gezegeni bilginlerinden birinin kürsüye çıktığına ve şöyle konuştuğuna tanık olur:


Evet, sonunda Dünya’da hayat olduğunu ileri süren bilginlerin görüşleri doğrulandı. Son araştırmalar, hayat açısından çok ileri aşamada bulunan varlıkların orada var olduklarını gösterdi. Bu varlıkların bir

türü “beşer” adını taşımaktadır. Sizin bu varlık hakkında zihninizde bir tassavvur bile olmadığı için, bu beşerin tüm niteliklerini size iyice anlatamam elbette. Ancak özet olarak söyleyebilirim ki iki deliği ve dört tutamağı olan bir kırbaya benzer. Beşer diye adlandırılan bu canlılar Dünya üzerinde o yandan bu yana, garip ve hiçbir gezegen topluluğunda benzeri olmayan biçimde harekete geçerler.


Bu canlılarda özel bir “birbirini öldürme deliliği” vardır. Zaman olur, birbiriyle hiç bağlantısı olmayan uzak noktalardan harekete geçen ve birbirini hiç tanımayan bu canlılardan büyük topluluklar, bir tasarım, düzen, heyecan ve dürtü ile kuşanır ve son derece modern silah ve üst düzey donanımla yola düşerler.


İşlerini-uğraşlarını ve ailelerini bırakırlar, karşılıklı saf bağlarlar, sonra kıyasıya savaşırlar. Önce

yiyecek sağlamak için buna ihtiyaçları olduğunu sanıyordum. Fakat sonra gördüm ki birbirlerini

şaşılası çabalarla öldürüyor, ardından kalkıp evlerine dönüyorlar. Sonra yine biri çıkıp öne düşüyor,

bir topluluğu diğerine karşı kışkırtıyor, sonra da aynı şekilde başka bir topluluğa çullanıyorlar.

Kısacası beşer adını alan bu canlının, kendine eziyet etme ve öldürme ile dolu bir tarihi vardır. Bu

donanımlarını birbirlerini öldürme araçları uğruna harcarlar. Üstelik birbirlerine karşı gerçekten bir kin duymaları da gerekmez.


Sonra yine büyük çapta yığınla öldürmeler başlar. Hiçbiri de öldürdüğünü yemez ki hiç değilse bu sebeple birbirlerini öldürüyorlar diyelim. Besinlerini başka yollardan sağlarlar.


Birbirleriyle boğuşma, vuruşma, yığınla öldürmelerden ve birbirlerinin evlerini yakıp yıkmalardan

sonra onları öylesine bir gurur ve böbürlenme alır ki, bunun nasıl ruhsal bir durum olduğunu biz

anlayamadık. Sonra destanlar düzer-koşarlar. Yiyeceklerine gelince, şiddetli bir hırsla yan taraflarında

bulunan tutamaklarla toplarlar. Fakat bu çok latif yiyecekleri, hoş kokulu ve tatlı meyveleri,

yeryüzünde biten çok güzel bitki ve çiçekleri toplarlarsa da bu şekilde yemezler. Bunun sebebini biz

de anlayamadık.


Zahmetle doğadan topladıkları bu sağlığa uygun yiyecekleri, et ve ürünleri eve götürür, ateş yakar, özel kaplara doldurur, onlara kötü renkli, keskin ve kötü tatlı baharatlar katar, kaynatır, yakar ve sonrasında yerler. Tuhaf gelecektir size ama ardından hastalanır ve yediklerini midelerinden teknik araçlarla çıkarmalarını rica ederler doktorlardan. Doktorlar bu sebeple onların toplumunda saygın ve çok kazanan kişilerdir.


Bu hastalıklar, dünyadaki beşer türünün rahatsızlıklarıdır.

Aynı zamanda çok ileri gitmiş ve gezegenleri üzerinde egemenlik kurmuş olmalarına rağmen öyle

delilikleri vardır ki bu deliliklere akıl sır ermez. Şimdiye kadar hiçbir hayvan bu deliliklere tutulmuş

değildir...


Schwitzer’ın hikâyeleştirdiği bu örnek bize bazı davranışlarımız ve benliğimiz hakkında

keskin mesajlar vermektedir. Dışarıdan bakınca sebebi dahi anlaşılamayan vahşice katliamlara

bulaşmış, idrakın sınırlarını zorlayan her eylemin faili olmuş bir beşer profili karşımıza çıkar. Beşer

ifadesi burada bilinçli olarak kullanılmıştır. Çünkü Kuran’ı Kerim dahil olmak üzere hem birçok

kutsal öğretide hem de mitlerde beşer ve insan kelimesinin birbirinden ayrışacak tanımlar ifade ederek kullanıldığını görmekteyiz.


İranlı toplumbilimci Profesör Ali Şeriati’nin tanımıyla beşer; varlıkların gelişim süreci sonucunda yeryüzünde bulunan, bugün de yaşamakta olan ve bu türden üç milyar bireyin yeryüzünde eylemde bulunduğu iki ayaklı canlı varlıktır. İnsan dendiğinde ise olağandışı, üstün ve bilmecemsi gerçek anlaşılır. İnsan, şairin methiyeler dizdiği, feylosofun her yanını olumlu ve

olumsuz anlamda eleştirdiği, dinin ilgilendiği varlıktır. Beşer; kara, ak, sarı, kuzeyli, güneyli, doğulu,

batılı, dinsiz, dindar gibi tüm belirli özellikleri kapsayan canlı türüdür.


Yani biyolojik anlamda iki ayaklı hayvandır. İnsan, et ve kemikten oluşan beşerin donanım kazanarak merhamete, irade yetisine, duygularla süslenmiş ve bezenmiş bir varlığa evrimidir. Özetle beşer türü değişim ve gelişim içerisinde insan olma amacıyla yaşayan veya en azından yaşaması gerekendir.


Schwitzer ve Şeriati’nin öğretilerini derlemek gerekirse dışarıdan bakıldığında göze çarpan ilk

özelliklerimiz beşeriyet başlığında ele alınabilir. Sürekli şaşan, tarihteki hatalarını tekerrür ettirmekten

geri durmayan beşer. Fakat insanlıktan nasip alabilmek bir başka meziyettir. Atalar bu ayrımı

gözeterek mi söylemiştir bilinmez fakat beşeriyetten değil insanlıktan nasibini almak demişlerdir

deyimde. Bugün insan olma gayesiyle yaşamanın motivasyonu ile ilk çağda bilgeliğe ulaşmaya çalışan Antik Yunan feylesoflarının tavırları arasında bir fark yoktur dersek mübalağa etmiş olmayız.


Cihanın sırlarına vakıf olmanın yolu insanın ne olduğunu anlamaktan geçer diyen Sokrates gibi,

“Düşünüyorum, o halde varım.” Diyen Descartes gibi aklımızı kullanarak benliğimizi

anlamlandırmalı, insan olma ümidiyle ömrümüzü idame ettirmeliyiz. Hep birlikte, bunu başarmak

veya başarabilme azmiyle yaşamak duası ile.